İşçi Demokrasisi Partisi Parti Meclisi kasım ayında İstanbul’da toplandı. PM tartışmaları neticesinde ülke ve dünya politik durumuna ilişkin öne çıkan değerlendirmeleri paylaşıyoruz.

1) Dünya kapitalist sistemi küresel bir kargaşanın içerisinde yol almaya devam ediyor. Ekonomik gerileme “ticaret savaşlarında”, yeni teknoloji balonlarında ve yeni kemer sıkma politikalarında yansımasını buluyor. Kapitalist kemer sıkma politikalarına karşı dünyanın çeşitli yerlerinde gençliğin başını çektiği isyanlar patlak veriyor ve bu isyanlar hükümetlerin devrilmesiyle sonuçlanıyor. Bu çerçevede, ikinci döneminin ilk yılını  tamamlamak üzere olan Trump gibi dengesiz ve öngörülemez faşizan biri ABD başkanı olduğu için dünya düzeni sarsılıyor değil. Aksine kapitalizm çürüdüğü ve sürdürülemez hale geldiği için Trump gibi biri başkan olabildi. Trump bir neden değil, dünyadaki benzerleri gibi bir sonuçtan ibaret. Dolayısıyla Trump öncesi düzene dönmeyi hayal edenler veya onun karşısında eski düzeni savunanlar kendilerini ancak bir kısır döngünün içinde bulacaktır.

Çürüyen kapitalizm Trump gibileri kustu. Tam da bu nedenle Netanyahu gibi bir faşist Gazze’de açık bir soykırımı dünyanın gözleri önünde iki yılı aşkın bir süredir sürdürebildi. Tam da bu nedenle Putin, adına operasyon dediği bütün askeri güçlerini harekete geçirdiği tam teşekküllü bir işgal girişimiyle üç yılı aşkın bir süredir Ukrayna’yı ilhak etmeye girişebildi. Trump kendi suretinde liderlerle geri kalan bütün insanlığın yenilgisi pahasına sermayenin iktidarını pekiştirmek adına hareket ediyor. Çin ya da AB yönetimleri, emperyalizmin güç ve iktidar savaşının sadece adı değişen unsurlarından ibaret…

Kapitalizmin alternatifi kapitalizm olamaz! Eğer küresel bir yok oluş istenmiyorsa insanlığın tek kurtuluş yolu sosyalizmle mümkün olabilir. Dünyanın dört bir yanında bu nedenle işçi-emekçi hükümetlerinin kuruluşunu destekliyoruz. Emekten ve ezilenlerden yana programların güç kazanması için mücadele ediyoruz. Adil, eşit ve özgür bir dünyanın ancak işçi ve halk kitlelerinin seferberlikleriyle mümkün olabileceğine inanıyoruz.

2) Türkiye dünyanın ayrılmaz bir parçasıdır. Temellerinden sarsılan dünyada Türkiye’nin ekonomik-sosyal-siyasal düzeni de temellerinden sarsılmaktadır. Bu koşullarda eski rejim yıkılmış, bir yenisinin inşasına girişilmiştir. Lakin dünyada olduğu gibi Türkiye’de de yeni siyasal rejimler ancak tedrici olarak iş görebilir. Çünkü rejimler değişse de üzerine yükseldikleri çürüyen kapitalist sistem olduğu gibi yerinde durmaktadır. Farklı kapitalist modeller arasındaki tercihler çürümeyi durduramaz, geri çeviremez. Aksine her pansuman tedbir kapitalist krizin daha şiddetli bir geri dönüşüne sahne olmaktadır.

İşçi ve halk kitlelerinin gerçek ihtiyaçlarına dayanmayan her girişim insanlığı küresel yıkım ve yok oluşa biraz daha yaklaştırmaktadır. Türkiye’de büyük iddia ve vaatlerle gündeme sokulan yeni rejimin başarısızlığı bu çürüme ve kaçınılmazlığın bir ifadesidir. Yeni rejim ekonomik sorunları çözememiştir. Toplumsal refahı, huzur ve güveni sağlayamamıştır. Siyasal işleyişi sağlıklı ve demokratik hale getirememiştir. Aksine tablo bir tek adam rejimi üreterek eskinin de gerisine gitmiştir. Narkotik bir ekonomi-siyaset-toplum söz konusu hale gelmiştir.

Kuşkusuz bu, eski rejimin yenisinden daha iyi olduğunu göstermez. Aksine yeni bir rejim arayışı eski rejimin yetersizliklerinin, çürüme ve çözülüşünün bir sonucu ve mirasının bir yansıması olarak doğmuştur. Kapitalizmin alternatifi kapitalizm olamayacağı gibi kapitalizm üzerine yükselen sermaye rejimleri de işçi ve halk kitleleri için tercih ve çözüm olamazlar.

Emekçiler ve ezilenler için çözüm ancak emperyalizmden, kapitalizmden ve onun baskıcı-gerici rejimlerinden kopuşla mümkün olabilir. Bu nedenle çeşitli burjuva kamplar arasında ittifak politikası izlemeyi kategorik olarak reddediyoruz. Bir işçi-emekçi hükümeti hedefini önümüze koyuyoruz. Emek ittifakının bu amaca ulaşmada önemli bir sınıf temelli işbirliği zemini sağlayacağına ve emekçileri ve ezilenleri bir siyasi-toplumsal aktör ve alternatif haline getireceğine inanıyoruz.    

3) Türkiye işçi sınıfı, emekçiler, yoksul halk kesimleri büyük bir ekonomik buhran yaşıyor. Ücretlerin ve gelirlerin düşüklüğü hayat pahalılığını dayanılmaz hale getiriyor. Bu tablo iktidarın izlediği Orta Vadeli Program’ın (OVP) bir sonucudur. İktidar enflasyonu dizginleme ve düşürme adına emekçilerin ücret ve gelirlerini düşürme politikasına devam etmektedir.

2025 yılı boyunca hemen her ürün ve hizmet enflasyonun üzerinde zamlanırken başta asgari ücret ve emekli aylıkları olmak üzere emekçilerin gelirleri enflasyon altında ezilmiştir. Enflasyonda ancak sınırlı bir gerileme yaşanabilirken esas gerileme işçi ve emekçilerin ücret ve gelirlerinde olmuştur. Bu tablonun neticesinde milyonlarca emekçi açlık sınırının altında bir ücret/aylık almakta, milyonlarca emekçi insan yoksulluk içinde yaşamaktadır.

İktidar 2026 yılı için bu tabloyu daha da ağırlaştırarak devam ettirme niyetindedir. Kaynaklar ve imkânlar sermayeye aktarılırken emekçi halkın üzerindeki vergi yükünü arttırmaya yönelik uygulamalar birer ikişer devreye sokulmaktadır. Küçük bir kesimin aşırı zenginleşmesi adına toplum çoğunluğu yoksulluk ve düşük ücret/aylık ortak paydasına mahkûm edilmektedir.

Muhtemel 2027 sonunda gerçekleşecek erken seçim öncesine kadar bu yağma ve sağma politikası devam edecektir. Ardından iktidar aldığının onda birini göz boyamak için, geçici olarak, ulufe dağıtır gibi dağıtarak prim ve oy toplama siyaseti izleyecektir. Sahip olduğu devlet gücü ve sermaye desteğiyle iktidarın birçok kez bunu yaptığını ve başarılı olabildiğini gördük. Bu açıdan bu toplumsal sömürü ve eşitsizliği görmeyen, ana politik faaliyetini bu sınıfsal eşitsizlik ve sömürü üzerine inşa etmeyen her politik yapı doğrudan/dolaylı iktidara ve sermaye düzenine can suyu taşımaktadır.

Kaynaklar emekçi halk için kullanılmalıdır. Faize akan milyarlara son verilmelidir. Tüm ücretler/aylıklar yoksulluk sınırının üzerine çıkarılmalıdır. İşten çıkarmalar yasaklanmalıdır. İşçi sağlığı ve güvenliği azami düzeyde uygulanmalıdır. Sendikalaşma ve örgütlenme önündeki engeller kaldırılmalıdır. Bütün bu taleplerini hayata geçmesi ve sürdürülmesi ancak etkin bir işçi denetimi ve yönetimiyle mümkün olabilir. 

4) Emekçilerin ve ezilenlerin sorunlarının çözümünün siyasi taşıyıcıları sendikalar, emek örgütleri ve sol/sosyalist partilerdir. Emek örgütleri ve sol hareketler bu siyasi taşıyıcılığı ve sahipliği çeşitli burjuva oluşumlara devrettikleri ölçüde emekçiler ve ezilenler lehine bir çözüm mümkün olmayacaktır. Dünyada olduğu gibi Türkiye’de de solun ve işçi hareketinin önderliklerinin pozisyonu çoğunlukla ilerici sandığı/gördüğü burjuva programlara destek verme/eklemlenme şekildedir. Sahada aktif olarak hangi program/talep varsa çözümün sınıfsal adresi de, kaçınılmaz olarak, o olacaktır.

Dolayısıyla sınıf mücadelesini “birinci – ikinci devre” anlayışıyla asgari-azami program ayrımına tabi kılmak sadece işçi ve sol hareketlerin politik önderlikten feragati anlamına gelmez, aynı zamanda emekçileri ve ezilenleri mücadelenin öznesi olmaktan çıkarır ve hepsini her defasında burjuva program ve önderliklerin altında toplanmaya mecbur bırakır. Mevcut pratik dünyada olduğu gibi Türkiye’de de çoğunlukla bu eksendedir. İşçi ve sol hareketlerin büyük oranda işlevsiz ve etkisiz kalmasının nedeni bu sınıfsal eksen kaymasıdır.

Nitekim Türkiye’de tek adam rejiminden çıkışın taşıyıcısı CHP olarak işaretlenirken Kürt sorunun çözümü için de adres öncelikle AKP-MHP iktidarının siyasi iradesi olarak gösterilmektedir. Bu iki zıt burjuva kampın Türkiye’nin iki temel sorununda iki ayrı çözüm adresi olarak önce çıkması hiç kuşkusuz işçi ve sol muhalefeti program, güç ve moral olarak ortadan ikiye bölmektedir.

Daha da ötesi tüm siyasal/ekonomik/toplumsal çözüm önerilerini kapitalist sistemin içine hapsetmektedir. Bu haliyle işçi ve sol hareketin emekçiler ve ezilenler adına sermayeden ve rejimden bağımsız güçlü ve ikna edici müstakil bir sınıf ekseni oluşturması beklenemez. Olan da budur.

Buradan çıkış için mutlak suretle işçi sınıfını merkeze alan sınıf eksenli bir program ve mücadele hattı ortaya konulmalıdır. Emekçilerin ve ezilenlerin acil ve yapısal sorunlarının çözümü reel politik rasyonalite adına kurban edilmemelidir. Bu sınıf eksenli anlayış ve mücadele perspektifi kısa vadede olmasa da orta ve uzun vadede mutlaka toplumsal karşılık bulacak, siyasal demokratik dönüşümün ve ekonomik-sosyal özgürlük ve eşitliğin sağlanmasının biricik yolu olacaktır.

11 Kasım 2025